ALLAHINA KADAR ÖMER ÖYKÜSÜ ÜZERİNE BİR DENEME
(Yazarın Bastırılmış Suçluluğu)
Bazı öyküler vardır ki okuyucusunun ruhunda bir kırılmaya yol açar. Siz o öyküyü okuduktan sonra, öyküye yönelik bakış açınız, ezberiniz değişir. Edebiyatımızda bu tür örnekler çoktur. Aklıma hemen Oğuz Atay gelir. Bilindiği gibi üstadın sadece bir öykü kitabı vardır, ama o kitap öyküyü, öykücülüğü yeniden yazmış gibidir. Hakim paradigma, “Korkuyu Beklerken” kitabıyla değişmiştir. Ben genç bir öykücü olarak elimden geldiğince çeşitli yazarları okuyorum. Onlarla toprağımı beslemeye çalışıyorum. Yakın zaman önce de Zafer Doruk’un “Ay Işığının Bilirkişiliği” adlı kitabını okudum. Üzerine kafa yorulması, yeniden ve yeniden okunması, sindirilmesi gereken bir kitap, Ay Işığının Bilirkişiliği. Ben bu yazımda, bahsini ettiğim kitaptaki “Allah’ına Kadar Ömer” adlı öyküyle ilgili düşüncelerimi aktarmak istiyorum.
Allah’ına Kadar Ömer, estetik ve içten anlatımı dışında farklı, bambaşka bir öykü. Öykücülüğümüzde bir kırılmayı işaret eden, ilginç bir üslup ve biçimle yazılmış enteresan bir öykü. Her şeyden önce öyküde üçlü bir diyalektik var. Yazar, anlatıcı ve kahramanın üçlü diyalektiği. Öyle ki kahraman, anlatıcı yoluyla yazarını etkiliyor. Sanki öyküyü yazan kişiyi tavlıyor ve onu etkisine alıyor. Bu durum tek yönlü de çalışmıyor. Yazar da kahramanı yoluyla anlatıcıya müdahale ediyor gibi. Süreç birbirine özdeş üç mihenk taşıyla ilerliyor. Anlatıcı, yaratmaya çalıştığı öykü kahramanına tıpkı Antik Yunan’daki tanrıların insanlara kızdığı gibi kızıyor, kıskanıyor. Onu, eline avucuna sığdıramayışına öfkelenirken ortaya son derece ilginç, estetik bir tablo çıkıveriyor. Kahraman kural tanımaz bir anarşist gibi anlatıcısına müdahale ediyor ve yazarı ele geçiriyor. Böylece yazar, anlatıcı ve anti kahraman arasındaki çatışma sonucu ilginç sentezler öyküden fışkırmaya ve okuyucunun ruhuna girmeye başlıyor. Okuyucu da birden bire bu çetrefil çelişkinin içinde buluyor kendini. Aslında bu öyküye gelmeden, kitaptaki “Pantolon ve Aşk” adlı öyküde, yazar Doruk, Allah’ına Kadar Ömer adlı öykünün örtükçe izlerini sunuyor bizlere. Belirtmeliyim ki Pantolon ve Aşk’da anlatıcı kahramanına daha hâkim.(Bu idam bir övgü veya yergi olarak anlaşılmamalı) Sürpriz, öykünün sonunda serimleniyor. Oysa Allah’ına Kadar Ömer öyküsündeki kahraman, metinde ele avuca sığmaz bir figür oluyor ve sanki kendi kendinin dramını yazıyor gibi.
“Fırından çıkardığı kıymalı, peynirli börekleri camekânlı tablanın içine özensizce dizişine, mendili, havlusu olduğu halde ellerini önlüğüne silişine bozuldum; oysa oldukça titiz bir adamdı. Onu aylardır kafamdaki bir öyküye hazırlıyordum,” satırlarında olduğu gibi, kahramanın yazarın kurgusuna müdahalesini estetik bir üslupla görüyorsunuz. Bir başka satırda, “Daha işin başında uyumsuzluk gösteren kahramanlar ileride öykünün tekerine çomak sokabilirlerdi,” diyor Doruk. Bence, kahramanına serzenişte bulunan bir öykücü öykülerini bütün ruhuyla yazandır. Doruk, işte tam da bu yüzden tüm kalbiyle öykülüyor hikâyesini. Karakteri Ömer’i kendi ruhunda koymak istediği yere koyamayınca sinirleniyor. Ona güzel bir son hazırlamak isterken, olmuyor, bunu beceremiyor ve bu yüzden yazar sanki kendini suçluyor. Bu suçlama bir ahlaki itham değil elbette, bir taraf tutma da değil. Öykü öylesine pürüzsüz akıyor ki, kahraman, yazar ve anlatıcı arasındaki çetrefil çatışma öylesine olağanüstü bir mizahla anlatılmış ki okuyucuyu kavrayıp onu da olayların içine çekiyor.
Zafer Doruk’un öyküsündeki bir diğer ilgi çekici öğe ise, mekânı anlatmak yerine insanları anlatması. “Kapı önlerinde yalınayak, üstü çıplak, saçları ev işi tıraşlı, gözleri çapaklı, kaburgaları çıkmış, kolları çöp gibi, karınları balon gibi şişmiş çocuklar; yün ören, nakış işleyen, onu bunu çekiştiren, sırtları bebekli kadınlar vardı.” Doruk öyküsündeki insanları öylesine güzel bir üslupla anlatmış ki, o insanların yaşadığı mekânı anlatmaya gerek bile kalmamış. Anlatılan insanların sahiciliği uzamı kendiliğinden yaratmış.
“Sonra sesler elektrik kesilmiş gibi şıp diye kesildi. Ömer yanındaki odadan gelen seslerle çarpılmış, gözleri iri iri açılmıştı. Onu oradan bir an önce uzaklaşsın diye uyarmak, hatta dürtmek isterdim ama beni ne görebilir, ne hissedebilir, ne de duyabilirdi.” Bence bu satırlar anlatıcının çaresizliğini ve kahramanını düşürdüğü tuzaktan dolayı duyduğu bilinçaltı suçluluk duygusunu muhteşem bir ustalıkla anlatıyor. Ve kanımca anlatıcı eninde sonunda yazarın kalemi eline verdiği evlatlarından biridir. Bir bakıma yazardır, onunla hem özdeş hem değildir. İster roman yazarı, ister öykücü hiç şüphesiz kahramanlarını düşürdükleri durumdan dolayı kendilerini bilinçdışı suçlu hissederler. Yine bilinçdışı bir şekilde o metindeki herşeydirler. Tekmelenen kedi, pipisini çıkaran çocuk, kocasını aldatan kadın, çukura düşen ayyaş ve hatta yerdeki taş da yazardır. Ben Hegel’in diyalektik yöntem dediği kuramı ve yine Fraud’un bilinçdışı dediği kavramı öğrencilerine anlatmak isteyen bir öğretmen olsam, Zafer Doruk’un Allah’ına Kadar Ömer adlı öyküsünü onlara okuturdum.
Özellikle benim gibi genç öykücülere, yeni yollar için ilham verecek bir öyküdür Doruk’un öyküsü. Bir ders olarak okunmalı, incelenmeli. Kanımca, Allah’ına Kadar Ömer öyküsü, başka yazar ve okuyucular tarafından da incelenecek, üzerine çok şey söylenecektir, çünkü bence bu metin aklın kategorize edemediği öykülerden biri.